Terapi Sürecinde Karşı Aktarımla Karşılaşmak: Sorun mu Fırsat mı? 

Terapistin karşı aktarım yaşaması, danışana “fazla” duygusal tepki vermesinden ibaret değildir; terapistin kendi iç dünyasının, geçmiş ilişki örüntülerinin ve kör noktalarının danışanla kurduğu ilişki içinde harekete geçmesi anlamına gelir. Terapistin kişisel hikâyesi ile danışanın hikâyesi belli noktalarda kesişir ve bu kesişim terapötik süreci hem zorlayabilir hem de zenginleştirebilir.

Karşıt aktarımın nedenleri çok katmanlıdır. Terapistin kendi çözülmemiş çatışmaları, çocukluk deneyimleri, bağlanma örüntüleri ve kişisel şemaları, danışanın öyküsünü “fazla tanıdık” hâle getirebilir. Danışanın travmaları, aile dinamikleri veya kişilik özellikleri terapistin kendi yaralı yerlerine temas edebilir. Danışanın uyandırdığı hayranlık, öfke, koruma isteği, sabırsızlık, kurtarma arzusu, yetersizlik ya da değersizlik hisleri, terapistin kişisel tarihini harekete geçirir. Buna ek olarak tükenmişlik, ağır iş yükü, rol baskısı, süpervizyon eksikliği gibi kurumsal ve çevresel stresörler de karşıt aktarımı yoğunlaştırabilir.

Bu durum terapi süreci hakkında önemli ipuçları taşır. Genellikle yoğun karşıt aktarım, terapötik ilişkinin merkezinde terk edilme, değersizlik, kontrol, idealizasyon–değersizleştirme, istismar, ihmal gibi güçlü temalar olduğuna işaret eder. Terapistin içsel tepkileri sadece “kişisel zaaflar” değildir; fark edildiğinde ve işlenebildiğinde danışanın ilişkisel dünyasını anlamak için kullanılabilecek bir veri kaynağıdır. Kritik nokta, terapistin bu duyguları fark etmeden davranışa döküp dökmediğidir; örneğin cezalandırıcı, aşırı kurtarıcı, mesafesiz, sınır ihlali yapan ya da aşırı uyum sağlayan bir konuma kayıp kaymadığı belirleyicidir.

Bu noktada terapistin kendine sorduğu sorular, düzenleyici bir pusula işlevi görür:

  • “Şu an tam olarak ne hissediyorum; bu duygunun adı ne?”
  • “Bu duygunun ne kadarı danışana, ne kadarı bana ait?”
  • “Bu his hayatımda kimi, hangi ilişkiyi hatırlatıyor; tanıdık geliyor mu?”
  • “Bu duygu, danışana nasıl davranmama yol açıyor; sınırlarımı, nötrlüğümü, empatimi nasıl etkiliyor?”
  • “Danışanın bana yüklediği rol ne gibi görünüyor; ebeveyn, otorite, kurtarıcı, kurban, rakip…?”
  • “Şu an yaşadığım şey, danışanın ilişkilerinde sık tekrar eden hangi örüntünün parçası olabilir?”

İyi yönetilen karşıt aktarımda terapist bu sorularla içe bakar, ardından süpervizyon, kişisel terapi ve meslektaş danışmasından yararlanarak kendi tepkilerini düzenlemeye çalışır. Böylece karşıt aktarım, süreci bozan bir parazit olmaktan çıkıp, danışanı daha derinden anlamaya yarayan bir klinik “anten”e dönüşür. Uygun zamanda ve uygun dozda, bu ilişkisel malzemenin danışanla birlikte anlamlandırılması, terapötik ilişkinin de bizzat iyileştirici bir deneyim olmasını sağlar.

Yazan: Berra Duru

Kaynaklar


Gelso, C. J., & Hayes, J. A. (2007). Countertransference and the therapist’s inner experience: Perils and possibilities. Erlbaum.


Hayes, J. A., Gelso, C. J., & Hummel, A. M. (2011). Managing countertransference. Psychotherapy, 48(1), 88–97.


McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis (2. baskı). Guilford Press.


Lemma, A. (2003). Introduction to the Practice of Psychoanalytic Psychotherapy. Wiley.

Scroll to Top