Türkiye’de ruh sağlığı yasasının olmayışının etkileri:

Yazar: Senanur Boran Editör: Bahar Özbek

Türkiye’de psikolojik destek arayışına giren bireylerin karşısına çıkan en temel sorunlardan biri, ruh sağlığı hizmetlerinin kimler tarafından ve hangi yetkilerle sunulduğunun net olmamasıdır. Bu belirsizliğin arkasında ise Türkiye’de hâlen yürürlükte olan kapsamlı bir ruh sağlığı yasasının bulunmaması yer almaktadır.

Ruh sağlığı kavramı, bireyin psikolojik iyi oluş hâlinde olması ya da herhangi bir ruhsal bozukluk yaşamaması durumunu ifade etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre ruh sağlığı; kişinin yaşam kalitesi açısından doğrudan önem taşımasının yanı sıra, toplumsal hayata katılımını mümkün kılan temel bir unsur ve temel bir insan hakkıdır. Tek bir noktada sabitlenmeyen bu durum, kişiden kişiye değişiklik gösteren karmaşık bir süreklilik üzerinde konumlanmaktadır. Herhangi bir zaman diliminde ise bireysel, ailevi, toplumsal ve yapısal pek çok faktör bir araya gelerek ruh sağlığını güçlendirebilmekte ya da zayıflatabilmektedir.

Günümüzde ruh sağlığı, insan gelişiminin vazgeçilmez bir parçası ve giderek evrensel bir insan hakkı olarak kabul edilmektedir. Buna rağmen dünya genelinde milyonlarca insan, damgalanma ve ayrımcılık gibi nedenlerle ihtiyaç duyduğu ruh sağlığı hizmetlerine erişememektedir. Bu eksiklikler yalnızca bireysel iyilik hâlini değil; aynı zamanda toplumsal uyumu ve ekonomik ilerlemeyi de olumsuz yönde etkilemektedir. Böylece ruh sağlığı, yaşamın her alanını etkileyen önemli bir toplumsal sorun hâline gelmektedir.

Bu güçlüklerin aşılabilmesi, bireysel çabalardan ziyade kolektif bir iradeyi gerekli kılmaktadır. Damgalamayla mücadele edilmesi, önleme ve tedavi çalışmalarının yaygınlaştırılması ve dayanıklılık ile iyileşme süreçlerinin herkes için erişilebilir hâle getirilmesi bu noktada kritik bir önem taşımaktadır. Küresel sağlık, eşitlik ve sürdürülebilir kalkınmanın geleceği ruh sağlığının gerçekten evrensel bir hak olarak hayata geçirilmesine bağlıdır. Bu hedeflerin somutlaşabilmesi için ruh sağlığı alanını düzenleyen yasal çerçeveler belirleyici bir rol üstlenmektedir. Bu bağlamda var olması gereken ruh sağlığı yasası, bireylerin alacakları tedavinin kapsamını, koşullarını ve süresini tanımlayan temel bir düzenleme niteliği taşımaktadır.

Türkiye özelinde bakıldığında, ruh sağlığı hizmetlerini bütüncül ve kapsamlı biçimde düzenleyen, “Ruh Sağlığı Yasası” adını taşıyan herhangi bir yasal düzenlemenin bulunmadığı görülmektedir. Güncel uygulamalar çok sayıda dağınık kanun, yönetmelik ve kurum içi düzenleme üzerinden yürütülmektedir. Meslek dernekleri, akademisyenler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları tarafından uzun yıllardır çeşitli yasa taslakları hazırlanmış olsa da, bugüne kadar bu taslakların hiçbiri yürürlüğe girmemiştir.

Hazırlanan taslak metinlerde genellikle ruhsal bozukluğu olan bireylerin hasta hakları, ruh sağlığı alanında çalışan meslek gruplarının tanımları ve yetki sınırları, psikoterapinin kapsamı ve uygulayıcıların mesleki yeterlilikleri gibi başlıklara yer verilmiştir. Hukuki açıdan ise adli vakalarda izlenecek süreçlerin belirlenmesi, yaptırıma tabi olacak kurum ve kuruluşların tanımlanması hedeflenmiştir. Bunun yanı sıra zorunlu yatış ve benzeri rıza temelli uygulamaların ölçütleri, kapsamı ve sınırları da netleştirilmeye çalışılmıştır.

Ancak ruh sağlığı alanında bağlayıcı bir yasal çerçevenin bulunmaması, yalnızca meslekler arası yetki tartışmalarını derinleştirmekle kalmamış; aynı zamanda ruhsal bozukluğu olan bireylerin haklarının korunmasını da zorlaştırmıştır. Zorunlu yatış, tedaviyi reddetme hakkı, bilgilendirilmiş onam ve mahremiyet gibi temel haklar, çoğu zaman açık ve bağlayıcı ölçütlere dayanmadan uygulanmaktadır.

Türkiye’de ruh sağlığı alanında örgütlü üç temel meslek kuruluşu bulunmaktadır: Türkiye Psikiyatri Derneği, Türk Psikologlar Derneği ve Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği. Bu kuruluşların günümüzdeki konumlarını ve alan içindeki tartışmaları anlayabilmek için tarihsel sürece kısaca bakmak gerekmektedir.

1990’lı yıllarda psikologların yasal statüsünün açık biçimde tanımlanmamış olması, Türk Psikologlar Derneği’ni mesleğin tanınması, görünürlüğünün artırılması ve hukuki bir çerçeveye kavuşturulması yönünde aktif girişimlerde bulunmaya yöneltmiştir. Bu dönemde derneğin odağı, büyük ölçüde mesleki hakların savunulması ve psikologluk mesleğinin kamuoyuna tanıtılması olmuştur. Aynı yıllarda Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği ise daha çok eğitim sistemi içerisindeki rehberlik ve psikolojik danışma hizmetlerinin geliştirilmesine odaklanmış; ruh sağlığına ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme öncelikli bir gündem oluşturmamıştır.

2000’li yılların başından itibaren psikoterapinin niteliği ve hangi meslek grupları tarafından uygulanabileceği konusu daha görünür hâle gelmiştir. Türkiye Psikiyatri Derneği, psikoterapiyi tıbbi bir müdahale olarak ele almış ve ruhsal bozuklukların tanı ve tedavisinin hekimlik alanına ait olduğunu vurgulamıştır. Bu dönemde PDR mezunlarının okul dışı alanlarda da çalışmaya başlaması, mesleki sınırların tartışılmasını hızlandırmıştır. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği, psikoterapinin klinik bir uygulama olduğunu ve PDR alanı kapsamında değerlendirilmemesi gerektiğini savunurken; Türk Psikologlar Derneği ile alanların kesişmesi giderek daha belirgin hâle gelmiştir.

2011–2014 yılları arasında gündeme gelen Sağlık Meslekleri Yasa Tasarısı, ruh sağlığı alanındaki görüş ayrılıklarını daha da derinleştirmiştir. Bu süreçte Türk Psikologlar Derneği, psikologların mesleki yetkilerinin sınırlandırılmasına karşı aktif bir mücadele yürütmüştür. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği ise PDR’nin sağlık değil eğitim temelli bir meslek olduğu görüşünü savunarak “psikolojik danışman” unvanının korunmasına odaklanmıştır. Türkiye Psikiyatri Derneği ise tanı koyma yetkisi bulunmayan bir meslek grubuna bağımsız psikoterapi yetkisi verilmesinin riskli olacağını ileri sürmüştür. Buna karşılık Türk Psikologlar Derneği, psikoterapinin yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda psikososyal bir müdahale olduğunu vurgulamıştır.

2016–2020 yılları arasında “terapist”, “danışman” ve “yaşam koçu” gibi denetimsiz unvanların yaygınlaşması, ruh sağlığı alanında ciddi bir karmaşa yaratmıştır. Bu dönemde psikologlar ile psikiyatristler arasındaki görüş ayrılıkları daha da keskinleşmiş; psikoterapi uygulama yetkisi temel tartışma konusu hâline gelmiştir. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği ise PDR alanının diğer meslekler tarafından dışlanmasına karşı durmayı ve alanın psikoloji ya da psikiyatriye indirgenmesini engellemeyi amaçlayan bir tutum benimsemiştir.

2021–2023 yılları arasında birden fazla yasa taslağı hazırlanmış olmasına rağmen, meslek örgütleri arasındaki uzlaşmazlıklar devam etmiştir. Türk Psikologlar Derneği ile Türkiye Psikiyatri Derneği arasındaki temel yaklaşım farkları sürerken, Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği eğitim temelli yapı vurgusunu korumuştur. 2023 sonrasında ise meslek örgütlerinin söylemlerinin daha sert bir hâl aldığı görülmektedir. Türkiye Psikiyatri Derneği psikoterapinin tıp temelli bir uzmanlık alanı olduğunu savunmayı sürdürürken, Türk Psikologlar Derneği yapılandırılmış eğitimler ve yüksek lisans temelli bir psikoterapi yetkisini ve bağımsız çalışma hakkını ön plana çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, ruh sağlığının disiplinlerarası bir çerçevede ele alınması gerektiği düşüncesine dayanmaktadır.

Türkiye’de ruh sağlığı alanını kapsayan bütüncül bir yasal düzenlemenin bulunmaması, her meslek örgütünün kendi etik ilkeleri ve düzenlemeleri doğrultusunda hareket etmesine neden olmaktadır. Bu durum, meslek grupları arasında ortak bir dil geliştirilmesini zorlaştırmakta; hizmet sunumunda kalite, alan tanımı ve ücretlendirme açısından ciddi farklılıklar yaratmaktadır. Mevcut koşullar altında, her meslek grubunun kendi etik çerçevesine bağlı kalması, geçici de olsa en güvenilir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak, ruh sağlığı alanında bütüncül bir yasal çerçevenin yokluğu toplumda ciddi bir belirsizlik ve kafa karışıklığına yol açmaktadır. Psikolojik destek arayan bireyler, hangi uzmanın hangi yetkiyle hizmet sunduğunu ayırt etmekte zorlanmakta; bu durum yanlış yönlendirilme ve niteliksiz ya da uygunsuz müdahalelere maruz kalma riskini artırmaktadır. Denetim ve yaptırım mekanizmalarının net olmaması ise maddi ve duygusal kayıplara, olumsuz deneyimlerin görünmez kalmasına ve ruh sağlığı hizmetlerine duyulan güvenin zedelenmesine neden olmaktadır.

Türkiye’de ruh sağlığı alanına ilişkin bütüncül bir yasal düzenlemenin eksikliği, yalnızca meslek örgütleri arasındaki görüş ayrılıklarının değil; aynı zamanda ruh sağlığının politika düzeyinde yeterince önceliklendirilmemesinin de bir sonucudur. Ruh sağlığı yasası, herhangi bir meslek grubunun kazanımı olmaktan ziyade; ruhsal bozukluğu olan bireylerin haklarını, hizmet alanların güvenliğini ve toplum sağlığını korumayı amaçlayan temel bir insan hakları belgesi niteliği taşımaktadır.

KAYNAKÇA:

1- Ruh sağlığı.(n.d). Vikipedi.Erişim tarihi  Aralık

2- Türk Psikologlar Derneği. (2018). Etik yönetmeliği [Etik yönergesi]. Türk Psikologlar Derneği. https://psikolog.org.tr/belgeler/etik-yonetmeligi-qbf8w.pdf

3- Türkiye Psikiyatri Derneği. (2021, 17 Kasım). Ruh sağlığı yasası [Web sayfası]. Türkiye Psikiyatri Derneği. https://psikiyatri.org.tr/ruh-sagligi-yasasi

4- United Nations. (n.d.). Mental health. United Nations. Erişim tarihi 17 Aralık 2025

5- World Health Organization. (2025, 8 October). Mental health: Strengthening our response. WHO. https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/mental-health-strengthening-our-response

6- World Health Organization. (2025, 8 October). Mental health: Strengthening our response. WHO. https://www.who.int/news-room/fact-sheets/detail/mental-health-strengthening-our-response

7- Yıldırım, Y. (2025, 11 Aralık). Türkiye ruh sağlığı yasası ve meslek etiği. Psychology Times Türkiye. 

Scroll to Top